26 Temmuz 2016 Salı
İndükleme nedir?
Unknown
23:41
bilgi
,
bilgidepom
,
blogspot
,
herseyburada
,
induklemeoren
,
indükleme
,
nedir
,
oren
Hiç yorum yok
:
Fizikte bir devre içinde indükleme akımı etme olayına denir, eskiden tesir de denirdi. Elektrik motorları ve jeneratörleri bu sayede bulunabilmiştir. İndükleme akımı, kendini doğuran etkiye ters istikamettedir. Bu kanunu da Rus fizikçisi Lenz bulmuştur. Elektrik yüklü her cisim çevresinde bir elektrik alanı oluşturur. Yüksüz cisimlerde bu alandan etkilenirler.
Yüksüz bir cismin, atom çekirdeklerinden ve elektronlarından oluştuğunu söylemek gerek. Ortamda (+) yüklü bir cisim var ise yüksüz cisimdeki elektronlar bu (+) kutup tarafından çekilir. Diğer bölgede ise elektron noksanlığı veya (+) yük oluşur. İşte bu sayede polar olmayan (apolar) bir molekülde indüklenme yolu ile (-) ve (+) yük kutuplaşması sağlanır ve molekül indüklenmiş dipol momente sahip olur.
Magnetik indükleme
Bir cisim, indükleyici alan adını da alan bir magnetik alana yerleştirildiğinde magnetik durumu bir değişime uğrar: Cisim mıknatıslanmıştır. Bu indükleme yoluyla mıknatıslanma, demir. nikel, kobalt ve benzeri ferromagnetik cisimlerde çok belirgin olurken, paramagnetik ve diyamagnetik cisimlerde çok zayıftır. Dolayısıyla, bu cisimler magnetik cisimler olarak kabul edilmezler.
Bir magnetik alanın her noktasında B magnetik indüklenme vektörü, alana yerleştirilen mıknatıslı bir iğneyle aynı doğrultu ve yöne sahiptir. Uluslararası sistemde, magnetik indükleme birimi tesladır (simgesi T).
Elektomagnetik indükleme
Bir devredeki akı değişiminin yol açtığı bu olay, indüklenmiş akım adını alan geçici bir akımın oluşmasıyla ortaya çıkar. Bu akıma, d? akı değişimiyle doğru ve bu değişim süresiyle ters orantılı olan bir indüklenmiş elektromotor kuvveti denk düşer: e = – d?/dt (Lenz yasası).
Akı değişimi, devredeki akımın şiddetinde oluşan bir değişimle sağlandığında, bir özindükleme söz konusudur. Bu özellik, bir özindükleme katsayısıyla va da L indüktansıyla nitelendirilir: L =d?/dI (dI akı değişimine yol açan akım şiddeti değişimidir). Bu L indüktansmın birimi henrydir. Sözgelimi, uzunluğu 1, ortalama kesiti S olan, N tane sarım içeren ve geçirgenliği µ olan bir ortamda bulunan bir solenoit için L =µ.N2S/1 olur.
Bobin akımı değiştiğinde, akı da değişir ve bu akı değişimi bir elektromotor özindüklenme kuvvetinin ortaya çıkmasına yol açar. Bu elektromotor kuvvet (e.m.k.) akımın değişimini engeller ve e = – L ^ değerindedir. Devrenin açılmasında, açma süresi ne kadar kısa olursa, e.m.k. o kadar büyür; genellikle de, birbirinden aynlan temas noktaları arasındaki havayı iyonlaştırmaya yetecek değerdedir.
Böylece, akım, bu noktalar arasındaki boşluğu aşar ve özellikle, kesiciler, dinamolar, motorlar ve yalıtkanlarda oldukça büyük zararlara yol açabilen bir kesilme arkı oluşturur. Bunu önlemek için, kesicilerde ani bir kesilmeye yol açan yaylar kullanılmakta ya da bağlantı uçları arasına bir kondansatör yerleştirilmektedir.
İndüklemenin kullanım alanları
Hemen hemen bütün elektrikli makinelerde bir indükleme olayı söz konusudur. Elektrostatik makineler, elektriksel indüklemenin uygulamasıdır. Motorlarda, şiddetli magnetik alanlar elde etmek için, magnetik indükleme olayından yararlanılır. Bu, indükleyici bobinler yardımıyla mıknatıslanan ferromagnetik çekirdekler tarafından sağlanır. Elektromekanik üreteçlerde (dalgalı akım ve doğru akım üreteçleri) ve dönüştürücülerde (transformatör) elektrik enerjisi, elektromagnetik indüklemeyle elde edilmektedir.
Foucault akımlarıyla frenlemede de bu ilkeden yararlanılır. Metal bir kütle, değişken bir magnetik alana yerleştirildiğinde, içlerinde Foucault akımlan adı verilen akımların indük- lendiği pek çok elektrik devresi özelliği gösterir. Aynı sonuç, metal kütlenin sabit bir magnetik alanda yer değiştirmesi halinde de elde edilir. Bu durumda, disk içinde elektrik enerjisinin üretilmesi, magnetik enerjinin soğurulmasmdan kaynaklanır; bir başka deyişle, diskin frenlenmesine neden olur.
Verimin düşmesine yol açtığı için çoğu makine için engelleyici nitelikte olan Foucault akımlarının burada büyük yararı vardır: Hızın yüksekliği oranında sert fren yapılmasını sağlarlar. Bu ilkeye göre çalışan düzenlerden ağır taşıtlarda yararlanılmaktadır: bunlara, genellikle elektrikli yavaşlatıcılar adı verilir.
Sözlükte "indükleme" ne demek?
1. Tümevarım, indüksiyon
İndükleme kelimesinin ingilizcesi
n. induction, suction
Işık Nedir?
Çevremizdeki cisimleri görmemize ve renkleri ayırd etmemize yarayan enerji şekli.
Işığın yapısı: Işığın ilk teorileri metafizik fikirlerin tesiri altında o kadar kalmıştı ki, ışığı anlamada bu fikirler herhangi bir fayda getirmemiştir. On yedinci yüzyılda Avrupa’da genel kanaat, ışık kaynağından göze bir şey taşındığı veya yayıldığı şeklindeydi. Bu tür düşünce tarzı iki farklı fikrin meydana gelmesine sebep oldu. Bunlardan birincisi; "Işık, doğru boyunca çok hızlı hareket eden küçük zerreciklerden ibarettir." şeklindeydi. Bunu destekleyen en yaygın gözlem, ışığın önüne konan cisimlerin gölgelerinin meydana gelmesiydi. İkinci hipotez ise, ışığı bir dalga şeklinde kabul etmekteydi. Bunu destekleyen gözlem ise, birbirlerini kesen iki ışık hüzmesinin birbirlerinden etkilenmemeleriydi. Bu hipoteze göre ışık eğer maddeciklerden (zerreciklerden) ibaret olsaydı, söz konusu iki ışık hüzmesinin birbirinden etkilenmeme halinin mümkün olmayacağı düşünülmekteydi. Ancak bu ilk fikirler, uygun matematik metodlarının ve deney tekniklerinin eksik olması sebepiyle ilerleme gösterememiştir.
Isaac newton (1642-1727) beyaz güneş ışığının kırmızıdan mora kadar tam bir renkler grubundan ibaret olduğunu göstermiştir. Bu konuda Newton’dan çok önceleri, İslam aleminin yetiştirdiği fen
alimlerinden İbn-i Heysem (965-1051)de çalışmalar yapmıştır. Hatta ekseri ilim adamları onun modern anlamdaki geometrik optiğin kurucusu olduğunu, ışığın yansıma ve kırılma kanunlarını ilk defa bulduğunu kabul etmektedirler. Newton, ışığın kırılmasını, daha yoğun bir ortama girerken ışığı meydana getiren parçacıkların hızının arttığı şeklinde açıklamıştır. Ayrıca, ışığın, saydam ortamların yüzeyinden kısmen yansıyıp kısmen de kırılmasını, ışık taneciklerinin zamanla periyodik olarak değişen bir özelliği olduğunu kabul ederek açıklamaya çalıştı. Kendi adı verilen ve bir girişim olayı olan Newton halkalarını ilk defa bulduysa da, bunların dalga teorisindeki önemini fark edememiştir. Newton’un bu tanecik teorisi ışığın bir engele rastlayınca kırınıma (difraksiyon) uğraması ve benzer olayları açıklamaktan uzak kalmıştır.
Newton ile aynı devrede yaşayan Christian Huygens (1629-1695) yaptığı çalışmalarıyla, dalga teorisini kabul edilen seviyeye getirmiştir. Huygens prensibi olarak isimlendirilen basit bir ilkenin kabulü ile yansımayı, kırılmayı ve tam yansımayı açıklamak mümkündü. Kendisi aynı zamanda çifte kırılmayı incelemiş ve bu olayı doğru bir şekilde açıklamak için ilk temeli atmıştır. Huygens’in ışığın kırılmasını açıklamasında, ışık hızının yoğun ortamda havadakine göre daha az olduğunu kabul etmek gerekiyordu. (Bkz. Huygens, Christian).
Optik ilmi, 19. yüzyıla kadar önemli bir ilerleme kaydetmemişti. 1801’de Thomas Yougn aynı bir yüzeye düşen ışık ışınlarının birbirlerini yok edebilip, karanlık bölgeler meydana getirebileceğini göstermiştir. Bu ise dalga teorisini desteklemekteydi. Çünkü iki parçacık akışının birbirlerini yok edebileceği mümkün görülmemekteydi. Young, ışık dalgalarının titreşimlerinin birbirine ve hareket doğrultusuna dik olduğunu öne sürmüştür. Bu şekilde ışığın polarizasyonunu açıklamaya çalışmıştır. Augustin Fresnel’in de çalışmalarıyla dalga teorisi daha çok rağbet gördü. Kendisi ayrıca ışık hızının yoğun ortamlarda daha düşük olduğunu deneysel olarak göstermiştir.
Bu arada elektrik ve manyetizma konusunda da ilerleme kaydedilerek ikisini bir teoride toplama çalışmaları ilerlemiştir. 1864’te bir İngiliz fizikçisi olan James Clerk Maxwell, yeni bir teori ortaya atarak, elektrik ve manyetik olaylarını beraberce açıkladı. Tamamen teorik yolla, bir elektrik devresinin bazı durumlarda enine dalgaları uzaya yayacağını ortaya koydu. Buraya kadar Maxwell’in teorisinin ışıkla, doğrudan bir ilgisi yoktur. Ancak, ışığın ölçülen hızının, sadece manyetik ve elektrik ölçülerden elde edilen teorik elektromanyetik dalgalarının hızı ile aynı olduğu bulundu. Yaklaşık yirmi yıl sonra Heinrich Hertz, elektromanyetik dalgalar üzerine yaptığı deneylerden, bunların ışık dalgaları ile aynı özelliğe, fakat buna karşılık daha büyük dalga boylarına sahip olduklarını gösterdi. Bunlar ve diğer bir çok fizikçiler ışığın bir elektromanyetik radyasyon olduğunu ortaya koydu.
Dalga olarak ışık: Işığın dalga şeklindeki yapısı gözlendikten sonra, sorular dalganın ne olduğu konusuna yöneldi. Bütün mekanik dalga hareketleri, bir ortamın düzenli periyodik titreşimini gerektirdiğinden, ışığın boşlukta da yayılması için maddi bir ortamın bulunması gerektiği sonucuna vardılar. Böylece tamamen tasavvur olan Ether’invarlığını kabul ettiler. Kabullere göre Ether, bütün uzayı doldurmakta ve elektromanyetik dalga yayılışını mümkün kılmaktaydı.
Diğer tür dalga hareketleri ile ışığınki kıyaslanarak, dünyanın Ether içindeki hareketinin, hareket yönünde ve ona dik yönde ışığın hızını değiştireceği sonucu ortaya kondu. Ancak 1887’de yapılan hassas deneyler böyle bir farklılığın olmadığını ve ışığın her yöndeki hızının aynı olduğunu gösterdi. Bu elde edilen sonuç Albert Einstein’in "İzafiyet Teorisi" (Rölativite Teorisi)nin doğmasına sebep oldu. Enerji parçacığı olarak ışık: Bu arada dalga teorisiyle açıklanamayan bazı olaylar ortaya çıktı. Atom fiziği ile ilişkili olan bu deneyler ise ışığın foton, (enerji yüklü parçacıklar) şeklinde yayıldığına işaret etmekteydi. Bu ise eski teoriye dönüşü gerektirmekteydi. Ancak, bu ikisikuantum Teorisi’yle bir araya getirilmiştir (Bkz. Kuantum). Kuantum Teorisi, dalga teorisinde değişiklik meydana getirmemekte, ışık yayılışında, dalga biçiminde olduğu halde, maddeyle olan karşılıklı ilişkilerinde enerji kuantası şeklinde davranmaktadır.
Işığın hızı: İlk ölçümler, ışığın hızının, sesinkinden çok fazla olduğunu ortaya koymakla kaldı. İlk başarılı ölçüm 1676’da Danimarkalı astronom Roemer tarafından yapılmıştır. Jüpiterin uydularının bazen yavaş ve bazen hızlı hareket ettiklerini gözlemiş ve bunun Dünya ile Jüpiter arasındaki mesafenin değişmesinden olduğunu keşfetmişti. Bu kabullerle yaptığı hesaplar sonucu ışığın yaklaşık olarak dünyanın yörüngesinin çapı olan 300.000.000 km’yi 1000 saniyede aldığını gözlemiştir. 1849’da A.H.L. Fizeau yaptığı deneyde ise, ışık sürekli açılıp kapanan bir delikten geçirilmekte ve uzak bir aynadan yansıtıldıktan sonra, tekrar eğer delik açık ise, ışık geçebilmekte, yoksa arada kalmaktadır. Fizeau, bir dişli çarkı çevirerek dişlerinin arasındaki aralıkları açılıp kapanan delik olarak kullanmıştır. Işık bir aradan geçip aynaya gitmekte ve aynadan yansıyıp geldiğinde, çarkın devri uygun olduğunda, müteakip aralıktan geri dönmektedir. Mesafe ve çarkın dönme hızının bilinmesiyle ışık hızı hesaplanabilir. Fizeau, yaptığı hesaplar sonucunda ışığın hızını saniyede 313.300 km olarak ortaya koymuştur.
1862’de J. B.L. Foucault, Fizeau’nun deney düzenini geliştirmiş, dönen dişli çark yerine dönen ayna kullanarak hızı, saniyede 298.000 km olarak bulmuştur.
Daha sonra yapılan ölçümler ışığın, boşluktaki hızının 299.792 km/saniye olduğunu ortaya koymuştur. Işığın boşluktaki hızı, diğer bütün ortamlardaki hızlarından daha büyüktür. Bu hız, camdaki hızının 1,5-1,8 katı ve sudaki hızının 1,33 katı civarındadır.
Işık ve renk: Renk terimi iki anlamda kullanılır. fizik bakımından dalgaların frekansları ve şiddetleriyle belirlenir. Fizyolojik bakımdan göze gelen bu dalgalar tarafından uyandırılan etkiye bağlıdır. Görünür ışınlar, yaklaşık olarak 4000-7000 Angstrom dalga boyları arasındaki ışınlardan meydana gelir. Bu ışınlar; kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mordan hasıl olan bir spektrum tayfı meydana getirirler. İnsan gözü en çok sarı-yeşil (5500 A°) ışığa duyarlıdır. Ultra-viole (morötesi) ışınları 4000 Angstromdan 3000 Angstroma kadar uzanır. Enfraruj (kızılötesi) ışınları 7000-15000 Angstrom arasında yer alır.
Güneş ışığı, yani beyaz ışık saydam bir prizmadan geçirilerek ekran üzerine düşürülürse, ekran üzerindeki ışığın beyaz olmadığı ve gökkuşağındaki yedi renge ayrıldığı görülür.
Beyaz ışığın prizmadan geçerken yedi değişik renge ayrılmasının sebepi, beyaz ışığı meydana getiren farklı dalga boylarındaki renklerin prizmadan geçerken değişik oranlarda kırılarak birbirlerinden ayrılmasıdır. Bundan da anlaşılacağı gibi beyaz ışık, tek bir renk değil, bir çok renklerin birleşmesinden meydana gelen bir renktir.
Işık kaynağı olmayan cisimlerin renkleri, üzerlerine düşen ışığın rengine bağlı olarak değişir. Bir cismin rengi, beyaz ışık içindeki renklerden geçirdiği veya yansıttığı renktir.
Renkler ve Yaklaşık Dalga Boyları
Mor ........................................................................ 3800-4400 A°
Lacivert .................................................................. 4400-4800 A°
Mavi........................................................................ 4800-5200 A°
Yeşil........................................................................ 5200-5600 A°
Sarı ........................................................................ 5600-5900 A°
Turuncu .................................................................. 5900-6300 A°
Kırmızı .................................................................... 6300-7800 A°
Işık renk niteliği
Fotoğrafçılık alanında ışık kaynaklarını birbirinden ayıran özellik, sağladıkları ışık miktarı olduğu kadar, sağladıkları ışığın renk niteliği, kısacası verdikleri ışığın sarımsı veya mavimsi nitelikte olmasıdır.
Günümüzde fotoğrafçılıkta aydınlatma amacıyla tungsten fitili, elektrik lambaları, elektronik flaş, gün ışığı, lamba ışığı, neon ışınları vb. değişik ışık kaynakları kullanılmaktadır. Bu aydınlatma kaynaklarının her birinin sağladığı ışık, renk niteliği bakımından birbirinden farklıdır.
Görünür spektrumun kırmızı, yeşil ve mavi olmak üzere üç ana banda ayrıldığı göz önüne alınırsa bir ışık kaynağının verdiği ışığın renk niteliği kırmızı, yeşil ve mavi ışınların % oranlarıyla tanımlanabilir.
Renk ısı derecesi
Işık kaynaklarının renk niteliği, sağladıkları ışığın renk ısı derecesiyle tanımlanır. Renk ısı derecesi birimi Kelvin’dir (°K). Renk ısı derecesinin özellikle renkli fotoğrafta büyük önemi vardır. Renkli filmler ancak belirli renk ısı derecelerindeki ışık şartlarında konunun renklerini aynen tespit etmek üzere hazırlanmıştır. Renk ısı derecesi farklı bir ışık altında elde edilecek görüntünün renk tonu, gerçek renk tonundan farklı olur.
İnsan gözünün farklı renk ısı derecelerine büyük bir uyum kabiliyeti vardır. Beyazdan biraz farklı ışığı beyaz ışık olarak kabul edebilir. Bir ışıktan diğerine geçme durumunda uyum çok kısa zamanda olur. Genellikle bilinç üstü bir etki uyandırmaz. Gündüz pencereden gün ışığı gelirken, elektrik lambasının turuncu bir ışık verdiği görülür. Aynı şekilde elektrik lambasıyla aydınlatılmış bir odadan aya bakıldığında, ay mavimsi renkte görülür.
Gün ışığında kullanılmak üzere hazırlanmış renkli bir film, gün ve ay ışığını beyaz, tungsten elektrik lambası ışığını ise turuncu olarak tespit eder. Bu tip film tugnsten lambası ışığında kullanılırsa beyaz olarak gördüğümüz cisimler, fotoğrafta turuncu renkte, diğer renkli cisimler de turunculaşmış olarak görülür. Renkli fotoğrafçılıkta bunu önlemenin iki yolu vardır; ya film, hazırlandığı ışık şartlarında kullanılır veyahut farklı ışık şartlarında kullanılıyorsa, objektif önüne takılan özel düzeltme filtreleri yardımıyla, renk filmin hazırlandığı ışık şartına çevrilerek kullanılır.
Renk ısı derecesinin ölçülmesi için "Color Temperature Meter" denilen ve ilke olarak pozometreye benzeyen aletlerden istifade edilir.
Gün ışığı niteliğinin geçirdiği değişmeler
Güneş doğduktan sonraki ve batmadan önceki bir saat içinde güneş ışınları atmosferde daha çok dağılır. Beyaz ışığı meydana getiren spektrumun çeşitli bantlarının dağılmaları farklı olur. En çok mavi ışığın dağılması sebepiyle bu saatlerde gün ışığında mavi ışık miktarı çok azalır. Yeşil ışık, mavi kadar dağılmamış olmakla birlikte gene de azdır. Bu saatlerde çekilen fotoğrafta konunun direkt ışık alan kısımları normal renginden daha turuncumsu-sarımsı görünüştedir. Konunun direkt ışık almayan kısımları da anormal olarak mavi çıkar. Ana kural olarak, güneşin ufuk çizgisinden 15°-20° den daha yüksek olmadığı durumlarda, çekilecek fotoğraflar sıcak renk balansında çıkar. Bulutlu veya puslu bir günde, büyük beyaz bulutlar veya pus, gün ışığını konunun gölgeli kısımlarına yansıtırlar. Böylece gökte hiç bulut olmadığı zaman çekilen fotoğraflarda konunun gölgeli kısmında meydana gelen maviliği azaltırlar. Konunun renklerinin gerçeğe en yakın şekilde tespit edilmesi istenildiğinde, puslu, güneşli günler seçilmelidir.
Diğer taraftan tamamen kapalı bir günde bu iki ışık kaynağı ortadan kalkmış, bunun yerine yaygın ışık veren tek bir ışık kaynağı meydana gelmiştir. Böyle bir günde çekilen renkli fotoğrafta, gölgelerin veya güneşle aydınlanmış parlak kısımların olmayışı fotoğrafta cansızlık meydana getirir.
Bulutsuz bir günde, gün ışığının renk ısı derecesi daha yüksektir. Açık havada bir konunun gölgede kalan kısımları sadece çevreden yansıyan ışınlarla ve gök yüzünden düşen ışınlarla aydınlatılmıştır. Bu sebeple gölgede bulunan konuların fotoğrafları çekildiğinde mavimsi renk niteliğinde olduğu görülür.
Işığın yutulması, yansıması ve kırılması
Işık bir yüzeye çarptığında, yüzeyin özelliğine göre yutulur, yansıtılır veya kırılarak cismin içinde iletilir. Hemen hemen hiç yansıtmayan siyah kadife gibi yüzeylerde ışığın yutulması açıkça görülür.
Yüzeyin rengi koyulaştıkça daha çok, açıldıkça daha az ışık yutar. Parlak yüzeyler mat ve pürüzlü yüzeylerden daha az ışık yutarlar. Çok ışık yutan yüzeylerin görülebilmeleri ve fotoğraflarının çekilebilmeleri için daha çok ışık gerekir. Aynada veya parlatılmış yüzeylerde yansıma düzenli olur. Düzgün olmayan yüzeylerde yansıma gelişi güzeldir. Bazı cisimler beyaz ışıkta bakıldığında spektrumun kendi rengi olan kısmını yansıtması ve tamamlayıcı renkleri tutması sebepiyle renkli görünürler ve fotoğrafları çekilebilir.
Saydam bir cisme çarpan ışınların bir kısmı yansır, bir kısmı da cismin içine girip geldiği doğrultudan biraz kayarak yoluna devam eder. Işığın bu şekilde yol değiştirmesine kırılma denir. Işığın kırılması, içinden geçtiği cismin kırılma indisine bağlı olarak değişir. Suyun kırılma indisi 1.33’tür. Camın kırılma indisi bileşimine bağlı olarak 1.5-1.9 arasında değişir.
Aydınlatma ve aydınlanma şiddeti
Üzerlerine ışık düşen bütün cisimler aydınlanırlar. Aydınlanma şiddeti, cismin yüzeyine gelen ışınların "gelme açısı"na, ışık kaynağına olan uzaklığına ve ışık kaynağının şiddetine bağlıdır. Aydınlatma birimi olarak mum-metre veya lüks kullanılır. Bu birim, bir mum şiddetindeki ışık kaynağından bir metre uzaklıkta olan bir metre karelik yüzeyin aydınlanma miktarını gösterir. Bir yüzeye ne kadar çok ışık düşerse aydınlanma o kadar çok olur. Aydınlatma şiddeti cismin ışık kaynağına olan uzaklığının karesiyle ters orantılıdır.
Evlerde aydınlatma amacıyla kullanılan tungsten fitilli elektrik lambalarının her wattı, bir mumdan biraz daha çok ışık verir. Mesela, 75 watt’lık bir lambanın ışık şiddeti yaklaşık olarak 83 mumdur. Fluoresans lambalarının ışık şiddeti yüksektir ve walt başına 4 mum kadardır.
Sözlükte "ışık" ne demek?
1. Görme duyusuyla algılanan erke, ziya, nur, şavk; trafikte, işaret vermede yararlanılan kaynak.
2. 0,75-0,42 mikron dalga boyunda göze görünen ışınım tayfı; mutluluk, sevinc ya da zekadan doğan, özellikle yüzde ve gözlerde beliren parıltı.
3. Bir yeri aydınlatmaya yarayan ampul, mum vb; yol gösteren, aydınlatan kimse, düşünce, yapıt vb.
2. 0,75-0,42 mikron dalga boyunda göze görünen ışınım tayfı; mutluluk, sevinc ya da zekadan doğan, özellikle yüzde ve gözlerde beliren parıltı.
3. Bir yeri aydınlatmaya yarayan ampul, mum vb; yol gösteren, aydınlatan kimse, düşünce, yapıt vb.
ışık kelimesinin ingilizcesi
n. light, gleam, lamp, luminary
pref. photo
pref. photo
Sevgi nedir?
İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duyguya sevgi denilmektedir.
Sevgi denildiğinde genellikle akla ilk önce, iki karşı cins arasındaki duygusal çekim gelmekteyse de, aslında sevgi, yöneldiği hedefe (sevgiliye duyulan sevgi, Allah sevgisi, vatan sevgisi, ebeveyne duyulan sevgi, çocuğa duyulan sevgi vs.) ve biçimlerine bağlı olarak büyük bir çeşitlilik göstermektedir.
Sevgi kavramı insanların bakış açısına göre değişiklik gösterir. Bazıları için dünyanın en güzel duygusudur sevgi, bazıları için aşk ve kadın, bazıları içinse yaşama tutunma sebebidir sevgi. Sözlüklere baktığınız zaman sevgi; ilgi göstermeye yönelten duygu olarak tanımlanır. Belirli bir kalıbı yoktur sevginin, çünkü aklınıza bile gelemeyecek kadar anlamı barındırır sevgi kavramı. Gibi karşı eşini sever, kimisi yemeği, kimisi de sporu sever mesela..
Sevginin sonucu olarak gösterilen tepkilerin bir kısmı benzerlik gösterse de (bağılılık, ilgi, meyil, hayranlık, düşkünlük vs.) bazıları da kişiye özeldir, onlar bilinemez. Dünya üzerinde meydana gelen her şey aslında sevginin birer ürünüdür. Aile sevgisi, para sevgisi, kadın sevgisi, varlık sevgisi.. vs. saymakla bitmez. Yani aklımıza gelebilecek her şey aslında sevgi nedeniyle oluşmuştur. Temelinde bir şeye duyulan sevgi vardır.
Ehl-i beyt nedir?
Unknown
23:18
araştır
,
bilgilenmek
,
bilginedir
,
ehli-beytkimdir
,
ehlibeytnedir
,
herseybilgi
,
islamdiniterimi
,
nedir
,
öğren
Hiç yorum yok
:
Ehl-i beyt, bir İslam dini terimi. İslam dininin son peygamberi Muhammed'in ev ahalisi ve akrabalarını, kısacası ailesini tanımlamak için kullanılır.
Tüm yeryüzü ve tüm mahlukat onun yüzü-suyu hürmetine var olmuştur elbet, ondan daha şereflisi, daha yücesi ayak basmamıştır kainata! O ki, baş tacımız; O ki, Efendimiz; O ki Hazreti Muhammed Mustafa’dır tabiki! Bu dünyadaki tüm çabamız, tüm yaşantımız ona layık olmaya yönelik olmadır. Aksi durumda geçen tüm zamanımız ve her saniyemiz zararımızadır kuşkusuz! Madem ona layık olmak için yaşamalıyız, o zaman onun yolundan yürümeli ve onun işaret ettiği gibi davranış ve sözlerimize yön vermeliyiz!
Hazreti Peygamber’in neredeyse yeryüzündeki tüm olay ve olgularla alakalı mutlaka bize öğüt mahiyetinde olan hadis-i şerifleri vardır. Bu hadislerle bize emrettiği en önemli konulardan biride “Ehl-i beyt”tir. Ehl-i beyt kısaca Efendimiz ve şerefli ailesi demektir.
Ehl-i beyt kimdir?
Ehl-i beyt, Hz. Rasulullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlatlarıdır. Mü’minlerin anneleri, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm), Ehl-i beyt şerefli ferdleridir.( Razi, Tefsir-i Kebir, XXV, 181) Rasulullah (s.a.v) Efendimizin şerefli nesebi Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla devam ettiği için, onların kıyamete kadar gelecek olan evlatları da Ehl-i beyt’in birer parçasıdır Onları sevmek her mü’minin vazifesidir. Bu sevgi çok şerefli ve gereklidir. Kalbinde azıcık Ehl-i beyt sevgisi bulunmayan kimse, Hz. Rasulullah’ın sevgisinde yalancıdır.
Sözlükte "Ehl-i beyt" ne demek?
Hz. muhammet'in kızı, damadı ve torunlarını içine alan ailesine verilen ad.
Ampul nedir?
Unknown
13:36
ampul
,
ampulnedir
,
bilgikaynağım
,
elektirik
,
enerji
,
nedir
,
tasarruf
Hiç yorum yok
:
İçinde, elektrik akimiyle akkor haline gelerek ışık verici bir iletkeni bulunan, havası boşaltılmış cam şişedir. Edison tarafından icat edildi.
İlk ampulde iletken olarak kömürleşmiş pamuk kullanıldı. Bugünkü ampullerde ise 3.200°'de eriyen tungsten teli kullanılır. Bu çeşit tel elektrik akımının meydana getirdiği ısıya dayanır, akkor haline gelerek ışık verir. Az veya çok ışık vermeleri bakımından 10, 25, 40, 60, 75, 100, 500 vatlık (mumluk) elektrik ampulleri yapılır.
Elektrik gücünden, aydınlanma vasıtası olarak kullanılmasını sağlar. 21 Ekim 1879 tarihinde, ünlü Amerikalı mucit Edison tarafından, binlerce deneyden sonra bulunmuştur. Edison`un bulduğu ilk ampul, havası boşaltılmış cam bir yuvarlak içine koyduğu kömürleşmiş pamuk ipliğinden ibaretti. Bu günkü ampullerde ise tungsten teli kullanılır.
3200 derecede eriyen tungsten, elektrik akımının meydana getirdiği ısıya dayanır ve ışık verir. Elektrik ampullerinden bazılarının havası tam olarak boşaltılmıştır. Bu halde tungsten 2100 dereceye kadar dayanır. Başka tip ampullerde ampul içinde argon ya da azot gibi gazlar bulunur. Bu durumda tungsten 2300-2700 dereceye kadar dayanır.
Piyasada satılan elektrik ampulleri, verdikleri ışık kuvvetine göre 10, 25, 40, 60, 75, 100, 150, 500 vatlık (mumluk), hallerinde bulunmaktadır. Ampul ile ilgili birçok çalışma yapılmıştır. Fakat ampullerin ömürleri çok kısa olmuştur. İngiliz Joseph Swam ve Amerikalı Thomas Alva Edison, şaşırtıcı bir şekilde aynı yıllarda daha uzun ömürlü ampulü bulmuşlardır.
Daha sonra Edison, 1880 yılında daha uzun süre dayanabilen ampulü yaptı. Edison'un yaptığı bu ampul 40 saat boyunca dayanabiliyordu.Ama şu an günümüzdeki ampuller kimileri 8 kimileri 2 yıl daynabilir.Thomas Alva Edison'un ampulu icat etmesinden sonra aydınlatma teknolojisine çok büyük adım atılmıştır.
Sözlükte "ampul" ne demek?
1. İçinde, elektrik akımıyla akkor durumuna gelerek ışık verebilen bir iletkeni bulunan, havası boşaltılmış cam şişe.
2. İçinde çoğu kez zerk edilecek, sıvı durumda ilaç bulunan küçük ya da büyük cam tüp.
2. İçinde çoğu kez zerk edilecek, sıvı durumda ilaç bulunan küçük ya da büyük cam tüp.
Ampul kelimesinin ingilizcesi
n. sealed glass vessel used in hypodermic injections
n. ampoule, small tube; light bulb
n. bulb, lamp
Köken: Fransızca
n. ampoule, small tube; light bulb
n. bulb, lamp
Köken: Fransızca
Elektronik nedir?
Elektronların boşlukta, gazda, kristallerde ve katı maddelerdeki (yarı iletken) hareketlerini ve davranışını inceleyen bir ilim. Elektronik devreler elektrik enerjisini hem kontrol ederler hem de başka bir enerji şekline dönüştürürler. Ayrıca herhangi bir fiziki olayı (ısı, ışık, ses gibi) elektrik enerjisine çevirebilirler. Elektronik d
edilir.
Elektroniğin temeli 17, 18 ve 19. yüzyılda elektrik üzerine yapılan buluşlarla atılmıştır. Bu buluşları yapanlar arasında; William Gilbert, Newton, von Guericke, Coulomb, Franklin, Galvani, Volta, Oersted, Ampère, Faraday, Ohm, Henry, Weber, Morse, Maxwell, Bell, Edison, Herz, Roentgen, Marconi gibi bilim adamlarını saymak mümkündür.
Elektronik ilmi 1883 yılında Edison’un ampülü bulmasıyla başladı. Edison küçük bir ısıtıcının (flaman) karşısına büyükçe bir plaka koydu. Bu plakaya pozitif gerilim uyguladığında lamba içerisinden bir akım aktığını gördü. Daha sonra 1897’de bu lambayla doğrultma işlemi gerçekleştirildi ve alternatif akım doğru akıma çevrildi. Ayrıca radyodalgaları ayrıştırılarak dedektörler geliştirildi. 1906’da bu diyot lambaya bir kontrol elemanı ilave edilerek triyot lamba üstünde çalışıldı ve böylece elektronik ilminin yolu açılmış oldu. Uzun seneler lamba ile birçok devreler yapılmış, bilhassa İkinci Dünya Savaşı sıralarında çok değişik cihazlar geliştirilmiştir.
1948 yılında yarı iletken ve transistörün bulunmasıyla daha hafif cihazlar gerçekleştirilmiş ve lamba birçok uygulama alanından kalkmıştır. Bugün entegre devrelerin bulunması ve mikro elemanların gelişmesi ile çok çok küçük elektronik cihazlar geliştirilmiştir. Öyle ki, insanın midesine inip fotoğraf çeken makinalar ve kameralar yapılmıştır.
Elektronik hemen hemen her sahaya girdiğinden tek kişinin bütün elektronik konularını bilmesine imkan yoktur. Bu yüzden elektronik ilmi de kollara ayrılmıştır. Mesela; endüstriyel elektronik, dijital elektronik, haberleşme elektroniği, mikro dalga, tıp elektroniği, nükleer elektronik gibi. Bunlar da kendi içinde herbiri ayrı bir ihtisas konusu olan yüzlerce dala ayrılır.
Elektronik sahasına; radyo, telsiz, telefon, radar, televizyon, muhtelif sistem kontrolleri, kompüterler, ölçü ve test cihazları, tıbbi ve daha birçok cihazlar girer.
Yirminci yüzyıl başlarında radyo, gemilerde ve sahil istasyonlarında kullanılmaya başlandı. 1910 senesinde De Forest’in triot tüpünü keşfetmesiyle radyo gelişti. Birinci Dünya Savaşında telsiz önemli rol oynadı. İlk umumi radyo yayını ABD’de Pittsburgh şehrinde AM (genlik modülasyonu-amplitude modulation) olarak 1920’de yapıldı. 1935’te bunu FM(Frekans modülasyonu-frequency modulation) takip etti. 1947’de televizyonun keşfine kadar radyo; eğitim, bilgi ve eğlence yayınlarıyla tek başına görev yaptı. 1912’de Marconi Şirketi, Ettore Bellini ve Alessandro Tosi tarafından yapılan radyo yön bulucu cihazını piyasaya sürdü. Bu cihaz deniz ve hava trafiğini sağlamak üzerine seyir maksadıyla 1918’den beri kullanılmaktadır.
Telsizden sonra elektronikte atılan en büyük adım radardır. Radar ultra frekanslı radyo dalgalarının uzaktaki bir cisme, mesela gemi veya uçağa çarparak geri gelip alınması prensibine dayanır. Radarın bulunması gemi ve uçaklara karanlıkta, sisli havalarda seyir imkanı tanımıştır. İkinci Dünya Savaşında radar, atış kontrol sistemlerinde ve seyir sistemlerinde büyük görev yapmıştır.
Televizyon uzun laboratuvar çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. İlk olarak katot tüpte elektron ışın taraması mekanik disklerle yapılıyordu. Bu tip televizyon 1927 senesinde New York’ta yayına başladı. Mekanik tarama sistemi çok yer işgal ettiği ve istenilenlere cevap veremediği için taramayı elektronik olarak yapmak için çalışmalar devam etti. Nihayet 1939’da ABD’de RCA firması bugünkü televizyon sistemini yapmayı başardı. İkinci Dünya Savaşı sırasında katot tüp üzerindeki çalışmalarla savaştan sonra 1947’de televizyon yayınına geçilmesine zemin hazırlandı.
1904 senesinde John Fleming’in diyot vakum tüpü bulmasıyla ilerleyen elektronik, 1906’da De Forest’in triyot vakum tüpü geliştirilmesiyle birden gelişmiş ve 40 sene tüp elektroniği hakim olmuştur. 1948’de yarı iletken diyot ve transistörlerinin John Baroleen, Walter Brettain ve William Shockley tarafından bulunuşuyla tüp, yerini yarı iletkenlere bırakmıştır. Yarı iletken diyot ve transistörler; küçük, hafif, çok az enerji ile çalışan, ısı istemiyen, verimli, uzun ömürlü olduklarından vakum tüp diyot ve triyotlara göre çok avantajlıydı. Fakat bu sefer elektronik cihazların karmaşıklaşması ile hacim problemi ortaya çıktı. Daha küçük elektronik cihazlar yapılarak belli bir sahaya yerleştirme mecburiyeti elektronik parçaların ufaltılmasına yol açtı. Ancak bu çalışmalar yeterli olmadığından mikro elektronik konusu üzerine araştırmalar devam etti. Diyot transistör, baskı devreler ve nihayet entegre devrelere ulaşıldı. Entegre devre birçok transistör diyot, kondansatör, direnç elemanlarının tek bir silikon kristali üzerine yerleştirilmesiyle elde edilir. Yarı iletken parçalarla yapılan radyo alıcıları ucuz ve küçüktür, cepte taşınabilir. Transistörler kompüterlerin de ebatlarının küçülmesine sebep olmuştur. Transistörün ortaya çıkmasıyle büyük odaları dolduran ve fazla enerji harcayarak çalışan kompüterlerin yerini masa büyüklüğünde mikro kompüterler almıştır. Transistörün uzay çalışmalarındaki rolü hiçbir zaman ihmal edilemez.
Elektronik cihazların muhabere maksadı haricinde kullanılması 1930 senelerinden sonra başlamıştır. Alarm cihazları, dahili muhabere, mikro dalga fırınlar, ışığı ayarlı lambalar, muhtelif kontrol sistemleri
elektronik cihazlardan bir kısmıdır. Ticari ve endüstriyel elektronik cihazlar arasında hesap makinaları, kompüterler, fotokopi makinaları, ölçü aletlerini saymak mümkündür. Askeri alanda radar, sonar, güdümlü füzeler, atış-kontrol cihazları elektronik ürünlerdendir. Tıbbi sahada ise röntgen, elektrokardiyografi, ultrasonik makinalar, elektroşok cihazı, işitme cihazı gibi birçok elektronik cihaz tatbikatta kullanılmaktadır.
Maser ve Laser elektronikte çok yeni, fakat istikbalde büyük gelişmeler yapacak konulardır. Maser ve Laserin prensibi elektron tüpünün içindeki elektron bulutunun tersine çok yüksek frekanslı elektromanyetik dalgalarla moleküllerden radyasyon yayılmasıdır. Mesela amonyak molekülü 24.000 mhz frekansta radyasyon yayar. Elektromanyetik radyasyon frekansı arttıkça dalganın bilgi taşım kapasitesi de artar.
Maser (Microwave Amplification by Stimulated Emmision of Radiation) frekans spektrumunun mikro dalga bölgesinde çalıştığı için çok zayıf sinyalleri dahi taşıma özelliğine sahiptir. uzay muhaberesi için ideal görülmektedir.
Laser, enfraruj, ultraviyole dalga ile çalıştığından tek yöne yoğun radyasyon yapma özelliğine sahiptir. Laser çok uzaklara muhabere, mesafe ölçme, kaynak ve kesme işlerinde önemli görevler yapabilmektedir. (Bkz. Laser)
Sözlükte "elektronik" ne demek?
1. Elektron temeline dayanan.
2. Serbest elektronları konu olarak alan bilim dalı.
2. Serbest elektronları konu olarak alan bilim dalı.
Cümle içinde kullanımı
İnsanlar aya gitti. Elektronik teknik aldı yürüdü.
- H. Taner
- H. Taner
Elektronik kelimesinin ingilizcesi
[Elektronik (die) ] n. electronics, science dealing with the movement of electrons through gases or a vacuum or semiconductors; appliances which are activated by electricity
adj. electronic
n. electronics
Köken: Fransızca
adj. electronic
n. electronics
Köken: Fransızca
3G teknolojisi nedir?
3G teknolojisi, üçüncü nesil kablosuz telefon teknolojisidir. Kısaca telefonla uydu aracılığı ile veri alma veya gönderme teknolojisidir.
3G ‘nin İngilizce açılımıThird Generation olup Türkçe karşılığı Üçüncü Nesil anlamına gelir. Bu sebeple ülkemizde bazı kesimler 3N olarak telefuz etmektedir.
Daha anlaşılır halde ifade etmek gerekirse cep telefonları üzerinden en az ADSL hızında internet bağlantısı sağlayan bir mobil hızlı internet teknolojisidir. Yani evimizde veya işyerimizde kullandığımız internetin çok daha hızlı halini artık cebimizde taşıyabiliyoruz.
Eski GPRS sistemlerde ses normal olarak giderken, yeni nesil 3G de ise ses veri olarak gider. 3G'ye aynı zamanda Universal Mobile Telecommunications System (yani Evrensel Mobil İletişim Sistemi) anlamına gelen UMTS de denir.
Bunun yararları ise çoktur. Laptop’unuzudan cep telefonu aracılığı ile geniş bant olarak internete bağlanabilirsiniz, cep telefonuzun taracısıyla internete bağlanabilirsiniz, cep telefonu ile görüntülü konuşma yapabilir veya TV izleyebilirsiniz.
2G ve 2.5G hizmetleriyle karşılaştırıldığında, 3G eşzamanlı konuşma ve veri hizmetleriyle daha yüksek veri hızlarını (HSPA+ ile iniş yolunda 14.4 Mbit/s ve çıkış yolunda 5.8 Mbit/s'e ulaşan hızları) desteklemektedir.
Verilen hizmetler arasında mobil kullanıcılar için geniş-alanda kablosuz telefon görüşmeleri, görüntülü aramalar ve kablosuz veri aktarımı vardır. 2G ve 2.5G hizmetleriyle karşılaştırıldığında, 3G eşzamanlı konuşma ve veri hizmetleriyle daha yüksek veri hızlarını (HSPA+ ile iniş yolunda 14.4 Mbit/s ve çıkış yolunda 5.8 Mbit/s'e ulaşan hızları) desteklemektedir.
Bu sayede 3G ağları, ağ
operatörlerinin daha geniş ve gelişmiş hizmetleri, geliştirilmiş spektral verimlilik sayesinde ulaşılan daha büyük ağ kapasitesiyle sunmalarını sağlar. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği üçüncü nesil (3G) mobil telefon standartlarını gelişimin hızlanması, bantgenişliğinin artması ve daha geniş uygulamaların desteklenmesi için tanımladı.
Örneğin, GSM (şu anki en yaygın cep telefonu standardı) sadece ses değil, aynı zamanda 14.4 kbps hızlarında devre anahtarlamalı veri aktarımını destekler; ancak çokluortam uygulamalarının desteklenmesi için 3G'de paket anahtarlamalı verilerin daha iyi spektral verimlilikte ve daha yüksek hızlarda aktarılması gerekmektedir.
Paket anahtarlaması sayesinde 3G sisteminde cihazlar bant genişliğini sadece veri alışverişi sırasında işgal ederler. Özet olarak, 3G'nin 2G'ye göre getirmiş olduğu en büyük yenilik, iletimin ses yerine veri odaklı olmasıdır.
1G; 1970 lerde geliştirilmiştir, sadece analog servisleri desteklerdi (AMPS – Advanced Mobile Phone Service adındaki teknolojiyı kullanırdı).
2G; 1980 lerde geliştirilmiştir, 9.6K ve 14.4K bit/sec veri hızlarında dijital ses servislerini (CDMA – Code Devision Multiple Access, TDMA – Time Devision Multiple Access, GSM – Global System for Mobile Communications, PDC – PErsonal Digital Cellular teknolojilerini kullanırdı) ve caller ID gibi gelişmiş çağrı özelliklerini desteklerdi fakat süreklilik gerektiren bağlantılarda ciddi olumsuzlkar yaşardı.
3G; 2M bit/second hızlarında üstün ses kalitesi sağlayarak sürekli veri alış-verişini destekler (W-CDMA – Wide BAnd Code Division Multiple Access, CDMA – 2000, TD-SCDMA – Time-Division Synchronous Code-Division Multiple-Access teknolojilerini kullanır)
4G; hareketli konumda 100Mb/sec, statik konumda 1Gb/Sec hızlarında iletimi olanaklı kılan bir teknolojidir. Japonya’ da deneme amaçlı kullanılmaya başlanılmıştır.
3G mobil telekomünikasyon sistemleri için WARC ve WRC tarafından, 1992 ve 2000 yıllarında 1885-2025 MHz, 2110-2200 MHz, 806-960 MHz, 1710-1885 MHz ve 2500-2690 MHz’lik frekans bantları ayrılmış bulunmaktadır.
Değişik ihtiyaçlara ve spektrumun diğer uygulamalar tarafından da kullanılabilmeleri için yapılan paylaşımlara göre, 1885-2005 MHz, 1900-1980 MHz, 1920-1980 MHz, 2010-2025 MHz, 2110-2170 MHz, 2110-2200 MHz şeklinde çeşitli bantlar 3G için tahsis olunmuştur. Bunun yanısıra, her bir işletmeciye de 3G hizmetlerini sunabilmesi için genellikle 2×10 MHz veya 2×15 MHz’lik ve buna ilaveten 5 MHz’lik bir spektrumun tahsis edilebilmektedir.

